umut bazen çok tehlikeli bir şeye dönüşebiliyor. umulmadık hayallerin gerçekleşeceğine inandıran bir uyuşturucu gibi zihinde geziyor, hiç gidemeyeceği yerlerde dolandırıyor. kafası iyi adam da gözleri açık olmasına rağmen görüyor görülmeyenleri. uyandığında ise umudun dolandırdığını anlıyor.

arabanın dikiz aynasından geçmişi kontrol ediyordu yaşlı şoför. hatalı sollama yapmak istemezdi; ama acelesi olunca kişinin kurallar birden boyun eğer. kendince savunmasını bile kurmuştu: durum bu memur bey ben de böyle yaptım.
o kadar haklı görüyordu ki kendini keşke bir çevirme olsa da kafasındakilerini bir bir aktarsam diye düşünüyordu. can atıyordu konuşmaya ve halinden gizlemeye çalıştığı hiçbir şey yok gibiydi. sessiz olan elleri, geçmişin kirli izlerini taşıyordu. her zamanki gibi acelesi vardı ve bu tek dayanağıydı.
göremediği çok şey vardı dikiz aynasında. hatalı solladığının farkına bile varamadı.

sevgilinizin çocukluğunu kıskandığınız, o zamanlar niye ben onun yanında değildim dediğiniz zamanları vardır aşkın; bunlar aşkın daha ileri zamanlarıdır. Demek ki oraya gelmiştik. Apayrı bir varlık gibi çocukluğunu seviyordum onun…Aşk birlikte yaşanmamış zamanları da ele geçirmek ister.

(Murathan Mungan- Paranın cinleri)

akrepler sinsidir, evlilik aşkı öldürür, şişmanlar mutludur, bir kadın güzelse kesin aptaldır, erkekler sarışın sever…

gibi milyonlarca cümle var geniş zamanda hayatımızı ele geçiren. her şeyi belli bir kalıba sokmak, sınıflandırmak, böylece anlamlandırmak; sebepleri genel geçer yargılarda aramak daha kolayımıza geliyor. kolaycılıktan yani bu genelleme güdüsü. yalnız, bu “her şeyde ortak yön arayışı” farketmeden aynılaştırıyor, farklılıklarımızı kısırlaştırıyor. yani; her şey kolay olsun diye benimsediğimiz bu felsefe bir yandan önyargılı yapıyor bizi. sevmiyorum genellemeleri.

gökyüzünden yere doğru yavaş yavaş süzülen kuştüyü, her rüzgarda sağa sola yalpalar, sanki içkili bir adamın evine gitmesi gibi ve en az onun kadar da hafiftir.
bir sihirli nefes lazım, tekrar gökyüzüne uçmak için veya hayat bulmak. evim toprak değil yoksa gömülürüm. hızla inmesem de artık yer daha yakın.

kadınlardan biri mavi keten kapri giymiş, diğer ikisi onu yakışıp yakışmadığı, alıp almaması gerektiği konusunda yönlendiriyor.

-cok yakıştı şekerim. tam oturdu üzerine rengi de güzel..

+sanki içimi gösteriyor ya bu..

*yok canııım. sana öyle geliyor. göstermiyor

+rengi de hoşuma gitmedi aslında.

-niye ne güzel işte yazlık tam. siyahla olur. beyazla da gider

+o kadar işte, sadece beyaz ve siyah

*yazın zaten beyaz giyilir yahu. yazın rengi beyaz. aaaaa

+bilmem ki….

….

tuhaftı.

bi’ şey var hayatımda; tek bi’ şey doğru düzgün giden. o bi’ şey hariç her şey, iç huzuru bozan bir bencillikle, sinir bozucu rutinlikle her gün daha da kötüye gitmekte. o bi’ şey; o tek bi şey, günü kurtaran olmak görevini başarıyla yerine getiriyor. o bi’ şey konusunda içim rahat bir tek. belirsizlik hastalığı bir tek ona bulaşmamış. bi’  tek onun olduğu rüyalar aydınlık.bi’ şey… tek bi’ şey…

ağır ağır çekiyorum dumanı içime; keyifle, dinlenerek, hazmederek her demde. karşımda sen…ikimizin de gözleri kapalı. beynimi esir alan, damarlarımda dolaşan sen misin yoksa bu duman mi bilemiyorum. bi’ nefes… içime çektikçe dönüyor başım. mavi, ince pırıltı seziyorum dudaklarında. net göremeyişimin sebebi bulutların loşluğundan mı, yoksa nefesinin bir karadelik gibi çekmesinden mi beni, tahmin etmesi zor.  ruhun ruhuma yaklaştıkça artıyor bakışlarının derinliği. bi’ nefes daha…

biliyorum sana giden..

gözler sadece bakmak ya da daha iyisini yapıp; bakarken görmek için değildir. kulakların görevi de işitmek değil mesela. gözlerinizle de dokunabilirsiniz bir insanın ruhuna ve sesindeki tek bir kıvılcım yeter görünenin tekrar anlam kazanmasına. aslında ruhu ortak kullanmaktır, duyguları paylaşmak, kendinizden bahsederken biraz da ondan söz etmek.. telefonda onunla konuşurken gülümseyip, onun da kilometrelerce uzakta bir yerlerde sizinle  gülümsediğini bilmektir. hissetmek, duy(g)uların iç içe geçip tutuşarak tek bir bacadan tütmesidir ince ince.

unuttuklarım hatırlanacaklar listesinde bulunanlardan uzaklaştırdıklarımdır.unutmaya çalışmak hoş bir şey değil aslında aynen hatırlamaya çalışmak gibi ama hangisi daha acı verir diye sorarsak -birine- cevabı değişir -her birimize göre-.böylesine göreceli konular göründüklerinin ardında bir göz barındırırlar ki bu gözle bakmaya çalışmaktır aslında anlatmak.konu muammadan hallice sırdan yeğdir.bir kaşık çorbanın tadında bir yudumda içilendir.kısacası uzunca nakşetmektense hülasası ekseriyetle tercih edilendir.

nisyan derler diğer bir dilde, isyana yakınlığı, haliyle akla getirir bu kelimenin içindeki çığlığı.o vakit her unutuş bir isyandır hakikatinde ya da her nisyan bir çığlıktan doğar yüzü yeni doğmuş bebek buruşukluğunda.ağlayarak unutmaya çalışanın çehresinde oluşan çizgileri andırır nisyanın haykırışı.

uyumak, yürümek, içmek, unutmak.. bilinci safdışı ederek yapılmaya çalışılan her şey aslında kaçmak için bu hayatın ağırlığından. bunu kaldırabilenler daha az uyuyorlar daha çok düşünüyorlar ya da uyumadıkları süre içerisinde de düşünmemeyi başarabiliyorlar. benim de içinde bulunduğum diğer çoğunluk ise çareyi uyumakta arıyor. buluyor mu peki? hayır. ne yapmalı o halde? uyumak da fayda etmiyorsa yürümek lazım. gece 5 de olsa çıkıp yürümek lazım hangi sokaktan geçeceğini hesaplamadan, bir hedef bir amaç olmadan. belki işe yarar da; biraz olsun uzaklaştırır beyni, hayalleri yutan kara deliklerden..

bi kızın kanayarak hayata başlaması ve kanayarak hayatını sürdürmesinin ilk adımı ve onun işareti.

dönemsel olarak hep tekrarlanacak ve kızın bundan utanarak, bunu gizleyerek, toplumda bunu bastırarak yaşamını sürdürmesi istenecek; hatta emredilecek. o da bir süre sonra bu durumu kabullenecek, kendini kirli ve kötü hissedecek. bedeninden süzülen kanı zehirli, kirli sanacak. 3-5 gün yıkanmak istemeyecek. o süre zarfında tedirginlik, gerginlik zirve yapacak. 3-4 saatte bir zorunlu olarak tuvalete gitmek zorunda kalınacak.

başlarda acemice çıkartılacak rahatsız naylon bezler ambalajlarından.. pembe, yeşil, mavi, desenli, yazılı, kokulu.. daha sonra eller ustalık kazanacak. toplumun bu kadar ayıpladığı, yadırgadığı bir şeyin en büyük tanığı/ ortağı neden bu kadar albenili, cafcaflı şeylerle kaplanır ki diye düşünülecek. altı üstü bir naylon parçasının kılıfının görünmez yapılacağına, “ben burdayım” diye bağıran, çantaların ağzından, ceplerden sırıtan bir oyuncağa dönüştürülmesinin mantığı anlaşılamayacak.

karın, kasık, eklem, baş ağrıları, derin acı hali ve nirvanaya ulaşmak periyodik olarak, yüzün 3-4 gün boyunca sirke satması, anlamsız duygusal iniş çıkışlar, intihara meyil, endorfin bağımlılığı, çikolata krizi.. derken, hanım kızımıza ya mızmız ya da kaprisli etiketi yapıştırılacak. veya hiç olmadı bunlar diyelim; abuk sabuk ped reklamlarıyla “delikanlı kızlar”ın regl olduklarında beyaz giyindiklerine, plajda voleybol oynayıp birbirlerinin popolarına pandik attıklarına dair garip yanılgılar oluşacak. bu durumu bu kadar garip ve komik hale getirenin yine kadınların ta kendisi oluşuna da hayret edilecek. tamam bu, yalın bir hal değil; ama bir anormallik de söz konusu değil. şimdi ben regl iken-deniz kenarında olmak bile acıtırken canımı- ne diye beyaz şort giyip voleybol oynayayim ki? nedir yani.. diye düşünülüp reklamların hedef kitlesine şaşırılacak.

regl oldu mu ırzına geçilebilir/evlenilebilir gözüyle bakılacak. günah yaşı olarak regl olduktan sonraki yıllar sayılacak. asabiyet üzerine “oğlum ne bu aybaşın mı var” gibi espriler patlatılacak. koca koca adamlar kadınlar, koca koca kahkahalarla gülecek. ya da bir annenin, kızının regl olmasını partiyle kutlaması manşete oturtulacak.

yani kanaya kanaya, acıya acıya kadın olunacak.

sadece konuşan karşısında sessizce beklemek değildir dinlemek, gerektiğinde soru sormak, gerektiğinde uygun yanıtlar vermektir biraz da.dinleyenin susarak durduğunu görmek sıkıntı verir anlatana.dinlemek konuşanın kelimelerini paylaşmaktır, o kelimelere refakat etmek ya da pencereden gelen geçeni seyreder gibi onlara bakmak değil.tutup elinden rahatlatmaktır. mutsuzsa cümleler, onları umuda tutturmaktır.

*Eski başkan Bush’un ismiyle epey dalga geçilirdi şimdi de yerine Barack gibi bir isim geldi.

*Sonsuza giden sayıları uğurlayan bir matematikçi hüzünlüdür her toplama çıkarma işlemi yaptığında.Bölerken içi kıyılır, çarparken de naziktir.

*Şu günlerde de gündemde tecavüz haberleri var. Hem de öyle çok var ki sanki gündeme de tecavüz edilmiş gibi.

*Hakkeden kazansın diye bir laf var ya bence çok içten pazarlıklı bir laf bu.Şimdiye kadar hangi takım hakketmeden kazandığını düşünüp kaybetmek için başvurdu ki.Tamam kast edilen biz kazanalım hem de öyle kazanalım ki kimse buna itiraz edemesin düşüncesi ama bence çok yavan ve sahtekarca kalıyor.

*Eskiden şans getiren bilezik, aksesuvar ve benzeri ürünler satılırdı; artık yok.Sanırım ya halk bilinçlendi ya kimsenin şansa ihtiyacı yok ya da şansın bile onlara yardım edemeyeceği kanaatine vardılar.

*İnsanlar özelliklerini en gerçekçi bir şekilde aslında başkalarından öğreniyorlar.İyi özelliklerini söyleyen kişileri kötü kişiler sevmiyor, kötü özelliklerini söyleyen kişileri de iyiler seviyor ya da tam tersi.( tam tersi kısmını düşünün, sevmeyin)

*Tövbe etmek yeni tövbeler için zemin hazırlıyor genellikle.

*Herkesin bir kutusu olsun ve içine kendisi için özel eşyalarını koysun.Güzel bir duygu yaratıyor bu davranış.Alet çantasının tüm parçalarını çıkarıp düzenli bir şekilde tekrar yerine koymak gibi.

*Kelimeler yetseydi her şeye, yazmak diye bir şey çıkmazdı ortaya.

*Aşkın tanımını yapmak için ilişki yaşamak lazım.Yazarak değil hissederek anlatılır karşı tarafa ve gizli kalır o ikilinin arasında.

gecenin bir yarısı sıcak bir dalgayla uyanıp,

karanlıkta,

aramızdaki dudak payı kadar boşluktan,

gözlerine bakıyorum şimdi.

ne kadar masumsun..

tıpkı seni ilk tanıdığım gün, olduğun gibi.

kordonda oturmuştuk, biraz üşümüştün hani

şimdi yüzüme çarpıyor nefesin, o ılık meltem misali.

yaşadıklarımız ya da yaşayacaklarımız,

-hem ne farkeder,tek değişken zaman; denklemimin içinde sen varsan-

ya da seninle anlam kazanan zaman,

geçerken gözümün önünden

buğulu bir hayalin gölgesiyim sanki

kendi kendini eriten.

zaten tam da sana rastlar,

yeniden düşlerimin çekimine kapılışım,

hayallerimi rüyalarıma sarıp,

yastığımın altına koyuşum..

ne kadar şanslıyım, diyorum kendime

o kadar şanslıyım ki; senin için yaratılmışım

yanında şimdi, en güzel rüyamın içinde

derin derin çekiyorum içime nefesini..

şimdi sen..

nefesinin bana hayat verdiğini bilmeden

uyuyorsun gecenin kıpırtısızlığıyla

ve sen..

o kadar masumsun ki şimdi

tıpkı seni tanıdığım gün, olduğun gibi.

aylardır dışarı çıkmıyorum bu izbe ev, bu fare yuvası gibi odamdan. halim de yok zaten. tarifsiz bir yorgunluk, ümitsiz bir bitkinlikle uyuyorum, günlerce uyuyorum. tarih kavramı silindi kafamdan. ne akşamın ne de sabahın bir önemi var artık benim için. zira, zamansız bir sukunetle geçiyor burada günlerim. uyumadığım zamanlarda- yani gözlerimi ve bedenimi burada tutabildiğim sürece yaptığım tek şey etrafımı duyumsamaya çalışmak. öncelikle duymaya çalışıyorum. üst katta neler oluyor, sokaktan kim geçiyor, hızlı adımlar mı atıyor, yan daire ne zaman çamaşır yıkıyor, tuvalet borularından akan sular nereye doğru yol alıyor… böyle gider bu. zaten benimki gibi bir evde yaşıyorsanız, yalnızlık makamından şarkılar söylemek yerine etrafı dinlemek daha cazip gelir.duvarlar.. onlar çok geçirgen. belki de tüm evleri böyle yapıyorlardır kim bilir. dinlemek mesele zaten; kulak verip anlamak.

zaman kudurmuş bir köpek gibi etrafta hızla koşuyor oraya buraya.karantina hissi derinlerde, aslında özgürüm, istediğimi yapabilirim ama soyut bir hapishaneye kapattım kendimi.özgür bir mahkumun evimde.tat alamıyorum, yok kere dengesizleşiyorum.ruhsal kıskaçlar içimi çürütüyor.kendini bilmez zaman koridorda hala koşturuyor. ölümü bekleyen bir hasta gibiyim mucize olasılığı da söylencelerden kulağıma çalınıyor.kuytu bir çukura girip üstümün örtülmesini nedensizce arzuluyorum.kaçmak istiyorum, tükürüklerim çenemden süzülüyor, terliyorum ensemden sırtıma doğru.görünmez birşeyler var beni yıpratan.

Büyük bir alış veriş merkezinde gri bulutların görülmediği bir yerde yürüyordum.Bir çocuk babasının elini bıraktı ve çantasından çıkardığı kağıtları buruşturmaya başladı.Gözümün onda olduğunun farkında değildi.Kağıtlardan sinirini iyice çıkarttıktan sonra biraz da yırtıp dekor olsun diye konulan büyük bitkilerin bulunduğu bir saksının dibine -kendince- gizlice bıraktı.Tam o sırada beni gördü.Gülümsedi.Ben de ona gülümsedim.Bana göz kırpıp babasına doğru koşar adım ilerledi.Babasının elini tekrar tuttu ve uzaklaşmaya başladılar.Gözlerimin hala onda olduğunu bildiğinden son bir kez arkasına baktı ve bu sisli masalı gülümsemesiyle bitirdi.

***

Belediyesi otobüsü çok kalabalıktı.İnsanlar yüksek temas halindeydi ve ilerlemek olanaksız görülüyordu.Son bir yolcu daha bindi önkapıdan.Elinde bileti kutuya atmayı bekliyordu.O kadar sıkışıktı etrafı biraz bekledi.Dakikada iki santimetre ilerleyen insan yığınının içindeydi.Beklerken sıkıldı ve dudaklarının kıpırtısından sertçe sözler sarf ettiğini anladım.En başından beri benim onu gözlemlediğini bilircesine göz göze geldik.Biletini cebine koyarken gözlerini benden kaçırdı ama daha sonra tekrar bana baktı ve gülümsedi.Ben de gülümsedim ona.Sonra pencereden dışarıya dalmışım, tekrar o yöne baktığımda yoktu.

***

Günlerdir beklediğim tiyatronun koltuğuna nihayet oturmuştum ve nedense sürekli buraya geliyormuşum izlenimi yaratmaya çalışıyordum.Sanki daha geçen gün bir başka temsil izlemişim de bakalım bu nasıl bir oyun diye merak edip eleştirilen gözlerle bakan adamı oynuyordum.Oranın yabancısı olmama rağmen bütün gözlerin beni takip ettiğini düşünüp gerginliğimi belli etmemeye çalışıyordum.Koltuğum en uçtaydı.Benim dizilimimdeki yere birçok insan geliyordu ve geçerlerken haliyle “pardon”lar eksik kalmıyordu.Büyük bir olgunluğun yanında inceden de artık rahatsızlığımı gösteriyordum.Tek başıma kurduğum sahnede, o sahneye çıkmış kendime oyun oynuyordum.Derken herkes yerini aldı ve oyun zili çaldı.Aniden dikkat kesildim.Sanki yıllardır oradaydım.Gerçek sahnenin ışıkları yanıp benimkiler sönmüştü.

 

***

Durmadan geliyordu cümleleri suratıma.Sanırım bir saat kadar olmuştu bu kelime bombandırmanı başlayalı.”Yapılır mı bana bu ya, sen söyle yapılır mı”…

İçimden yapmış işte desem de yapılmaz dercesine kaşlarımı oynatıp dudağımla bu ifadeyi süslüyordum.Zaten konuşmanın başlarında biraz da olsun birkaç laf ettiğimden artık mimiklerimin sohbeti devam ettirebileceğini düşünüyordum.Yediği kazığı sanırım dördüncü kez ve bir öncekinden pek de bir şey eklemeden tekrar anlatıyordu.Her defasından bir parça daha rahatlıyordu galiba ya da ben onun öyle olduğunu umut ediyordum.Onu otomatiğe aldığımı, artık dinlemeden sıradan tepkiler verdiğimi anlamasından endişelenip yer yer dikkatimi ona veriyordum.Bu dikkat kesilmeler çok kısa sürse de.Nasıl olsa birkaç kez dinledim diyordum içimden.Biliyorum her şeyi.Tahtaya kaldırıp sözlü yapsa falso vermem.Bu güvenle artık mimik de yapmadan gözlerimi başka tarafa çevirip kantinin kapısına yakın bir yerinde olan masaya daldım.Bir başka öğrenciyle birden göz göze geldik.Bana gülümsedi.Her şeyi en baştan biliyordu kesin.Ben de ona gülümsedim.Sonra o notlarına eğildi ben de “tabi olm yapılmaz bu sana” dedim ve önüme döndüm.Gözlerimi kantinin kapısına doğru birkaç dakika sonra tekrar kaçırdığımda bana yine gülümsedi.Ben de  belli belirsiz dudaklarımı oynattıp.

tezgahların üzerine yığılmış kazaklar, askıda baygın duran kıyafetlerin orasını burasını çekiştiren kadınlar, iç karartan boğucu pasajlar, uğultu halinde yürüyen bi güruh, vitrinlere asılmış yalandan indirim yazıları, omuz ata ata ilerlemek, ezilme tehlikesi. giren çıkan belli değil… kalabalıktan nefret ediyorum.

hınca hınç dolu mağazalar, erkek katları daha ferah nedense. bayan reyonundaysa üst üste yığmışlar her şeyi. köşede bir kız çocuğu görüyorum. babasının kucağına  bırakmıs halsiz bedenini; uyuyor. belli ki vücudu da başı da kaldıramamış bu karmaşayı. annesi kıyafet denerken, o ve babası bir köşeye sinmekte bulmuşlar huzuru. babasından izin istiyorum kızının fotoğrafını çekmek için. hiç umursamıyor bile adam. hayatının geri kalan bölümünde sanki onu hiçbir şey şaşırtamazmış gibi bakıyor gözleri. bezmiş adam yazık.. hangimiz daha çaresiz diye düşünüyorum… cevabı net: ben. zorundayım çünkü; o kalabalıkla yürümek zorundayım. o ise bir kenara çekilip dizinde kızını uyutabiliyor. gitmek istiyorum. tüm gürültüyü, tozu, insanı geride bırakıp o sahneyi terketmek, o anda senaryodan çıkarılmak istiyorum. yönetmene sövüyorum içimden.


kova gördüm.içinde su vardı.suyun üstünde iki tane ölmüş sinek.bir sinek daha var ölmeyi bekleyen.kıpırtı vardı.o hareket ettikçe suyun dalga dalga yayınımı bir gösteri gibiydi.sinek ölürken şov yapıyordu…farkında olmadan…seyredenin hoşuna gitmesi sonucu bir temaşaya dönüşen sade bir gösteri.

etnik özellikleri ağır basan bir düğün.balkanlardan göç etmişler zamanında belli.müzik kulak tırmalamıyor.gösterişten uzak.herkes kalkmış yerel danslarını yapıyorlar.kimse gocunmuyor.zevk duydukları çok belli.yoldan geçerken seyrettim onları.eğlenceliydi.hiçbir düğünü daha önce böyle zevkle seyretmemiştim.

tırnaklar gördüm.ayaktalar.uzamışlar epey.hele başparmaktakini sorma, sanki diğerlerinin elebaşısı, en babası, çok büyüktü.bu tırnakların sahibi yasadışı sözkonusu çeteyi yok etmek istiyordu, en azından kısaltmak.baş edememişi ki eline odun parçalarını kesmek için kullanılan bir aleti almıştı.işe elebaşısında başladı.bereket parmağı koparmadan kışlık yakacak hazırlar gibi tırnaklarını kesti.ilginçliklerin, varyetelerin yayınlandığı bir şov programını izler gibi izledim.oysa o sadece temizlik amacı güdüyordu.

elime metal bir kaşık aldım.üstüne tek bir mısır tanesi.ocağı açtım.yavaş yavaş ısındı kaşık ve mısır patladı.hep bunu görmeyi hayal etmiştim.o anı yakalamayı ama tam olarak mutlu olamasam da mısırın ani dönüşümünü gözlemledim.dışarıdan beni gözlemleyen annemin tepkisi hoştu. “oğlum canın mısır yemek istedi de neden tek tek patlatıyorsun.hepsini birden patlatsana”

herkes kuşları huşuh içinde seyrediyordu.cıvıltıları zaten hipnotize etkisi yaratmıştı.aramızdan sadece birini farklı etkiledi bu olay.aniden fırladı ve bir kuşu yakalamaya çalıştı.kedi açtı belli ki sadece onun için yemek ziliydi duydukları.sadece onun için yemekti gördükleri.

görülenin niteliği görene göre değişiyor.gören görülene değer veriyor bazen görülen görülemeye değer olmaya çalışıyor.her şey iki göz arasında cereyan ediyor.eğer iki göz de görülmek, iki göz de görmek istiyorsa aynı anda,  buna da görüşmek deniyor.ikisi de birbirine değer veriyor demektir.hele bazı gözler vardır ki görmeye doyulmaz, görmek için kilometreler eskitilir.bunun da tarifi yoktur, umarsızlaştırır göreni, görüleni…

kuyruğun en sonundasın, acelen var ve bir an için kendini en önde görüp işinin bittiğini hayal edersin; otobüsün sıkışan trafikte uçtuğunu; sınavda soruların yanıtlarının kağıtta belirdiğini; açken en sevdiğin yemeğin karşında bittiğini, uzak bir diyarda engin yeşillikte bir manzara sahip bir evin penceresinden seyre daldığını veya kavurucu sıcakta hayat iksiri soğuk bir içeceğin elinde oluştuğunu…

hayalgücü insanların peşini bırakmayan ve aynı zamanda onları olmayan şeylerle mutlu eden bir olgudur.tanrı insanlara yaratıcılıklarını kullansınlar diye böyle bir gücü bahşetmiştir belki de.bazıları sadece onu gözlerini kapattığında görür bazıları ise gözlerini açar ve onu somutlaştırmak için yıllarını hatta ömrünü feda eder.mutluluk arayışının bilincimizle meydana getirdiği sanal görüntüler genellikle olaganüstü şeylerdir ama bilinmelidir ki her olaganustu şey aslında bir gerçek adayıdır.

gerçkelerle hayal arasında sıkışmış kişiler ise delilerdir.belki de bu kaynaktan oluşmuştur delilikle dahilik arasındaki ince çizgi deyimi.hayal ile gerçeği ayırt etme yeteneğini kaybederler ve olmayacakları o an olmasalar da olmuş gibi yaşarlar.ya hep mutludurlar ya da hep mutsuz.

akılın oyuncağıdır hayalgücü.oynayarak zekamızı geliştiririz bir yandan da.şu an için otobüslerin uçtuğunu ya da kuyruğun bir anda önüne geçmenin mümkün olduğunu göremeyiz ama gelecekte o anda yaşadığımız sıkıntının olmayacağına inanabiliriz.hayalgücü inançla birleşince girişime dönüşür.buna bir de azimi katarsak yıllardan beridir okuduğumuz bilimadamlarının ve mucitlerin yaşamalarını anlamış oluruz.

ama biz genellikle kuyrukta bize sıranın gelmesini bekleriz.o sırada da sıkıntıdan sıyrılmak için hayal kurarız.bu da bizim o kuruklarda öleceğimizin garantisidir.sıradan insanlar sıradan kuyrukta sıradışı kişilerin icatlarının faturalarını ödemekle hayatlarını tüketirler.bir telefon faturası kuyruğunda fazla düşünmek ise bu yazıyı yazdırır herhalde.

okumak ya da anlamak.. okuduğunu anlama, paragraf bilgisi.

kendini ifade edebilme diye bir kavram çıkarmışlar-hangi allahın cezası bulduysa bulmuş ve halt etmiş-muzdaribim ben de bu dertten evet.. ya kelimeler eksik, ya cümleler gereksiz uzuyor anlamasın kimse diye, ya da uyumsuz işte yüklemlerimle gerçekler, öznelerimle nesnelerim. hepsi ayrı ayrı hareket etmek istiyor.  olmuyor işte konuşamıyorum. anlatmak istediğimi anlatamıyorum. ya da zaten kimse çabalamıyor benim yarım yamalak kelimelerimi birleştirip bir kelime bir işlem oynamak için. ama en çok, kendimi anlatmak istediğim o eşsiz dakikalarda-yani anlatabilsem, anlaşılabilme ihtimalimin yüksek olduğu anlar- düzgün kelimeleri bulamadığıma üzülüyorum. kelimelerin kifayetsizliği değil; direkt olarak benim yetersizliğim çünkü bu.

“kimse beni anlamıyor” değil ama yaşadığım. kimsenin beni anlamadığını ya da anlayamayacağını düşünmek ayıp olur zaten, kimsemi gücendirmek istemem. kendimi anlatamamanın verdiği acizlik duygusu biraz daha ağır basarsa bir gün, bu yönteme başvurabilirim ama; hem neden olmasın. “kimse beni anlamıyor.  o kadar farklıyım ki, eşsiz beyin kıvrımlarına sahibim ki fazlayım bu dünyaya” demek işime gelir doğrusu.

son olarak, “kelimeler yetse” dediğim bir hal de mevcut. o…o kadar tarifsiz ki.. kendimi, kelimelerimi, tüm okuduklarımı, bildiklerimi, yaşadıklarımı, bu güne dek hissettiklerimi, tattığım tüm lezzetleri o kadar anlamsız, saçma sapan hissediyorum ki onu düşünürken. “tarifsiz”.. tek uygun kelime bu. bir de “umarsız” var. umarsız kelimelerim, benliğim, duyularim, algım ve dahi rüyalarım.. umarsızım. anlatamam işte. tarifi yok çünkü. 2 kere 2, 4 etmiyor çünkü.. hissettiklerimi, düşüncelerimi, düşlerimi hayallerimi istesem de anlatamam ki. o yüzden susuyorum. çünkü başka bir dile geçmek lazım tam o tarifsizlik/umarsızlık sınırında.

siyah..

kimsenin görmesi istenilmeyen ve farkedilmediği sanılan farklı bir renge sahip olmak. bu yuzden tek renk giyip, diğerlerini renginin bu olduğuna inandırmaya çalışmak.

beyaz..

unutmak için tasarlanmış bir oda; herkesin tek tip giyindiği bir mekan. eli kolu bağlı bir insan. gözlerinin gördüğünün ve gözlerini kapatınca karşısında belirenin aynılığı.

kırmızı..

sıcak, yavaş yavaş süzülen bir tutku. başından sonuna dek gözleri bürüyen keskin bir hırs. sivri topuklu bir ayakkabının serce parmağında bıraktığı bir yara.

yeşil..

aylarca dolapta bekleyen tencerenin kapağını açmak ve kokunun istemsizce içe dolmasi. akabinde gelen buz gibi bir kusma isteği. olgunlaşmamış, acımtırak bir karakter.

mavi..

ömür boyu acı çekmiş, vücudu sürekli teşhir edilmiş bir beden, yastıkta uyumayı başaramayıp yine de normal biri gibi öldüğü için mutlu olan surat: elephant man.

turuncu..

mızmız bir çocuğun markette gofret de gofret diye tepinmesi, salya sümük ağlaması. annesinin babasının bundan utanması.

sarı..

sinema dönüşü, yalnızca yaprakların dolaştığı bir sonbahar gecesinde, buram buram limon kokan bir dondurmacının önünden  geçerken, 3 gündür farenjit olduğunu anmsamak.

mor..

“bunun fermuarlısı yok mu? peki  kapişonlusu? o da mı yok.. hay allah..” yapıp tezgahtarlarla kafa bulmak, zaten hiçbir şey almayacak olmak.

pembe

hemşireden neşter isteyen doktor, fonda çalan mozart ve dışarıda bekleşen umarsız insanlar.

gri..

tüm gün evden dışarı çıkmamak. geri kalan yaşantıyı bir battaniyenin altında geçirme arzusu. ne yiyeceğim ne giyeceğim diye kafayı zorlamamak.

kahve..

dünyanın en harika lezzetinin, en çok bakışılmak istenen gözlerin ve en tahrik eden kokuya sahip içecegin rengi. tüm renkleri ve yemekleri karıştırınca ortaya çıkan.

*otobüste giderken arka koltuktakilerden bir diyalog:

-sen nerdendin hanım kızım?

-erzincan.

uzun zamandır erzincan kelimesini duymamıştım.sanki erzurum’un gölgesindedir erzincan, onun arkasından gelir sanki.evin çok tanınan oğlunun sessiz kardeşidir.

 

*acı çekmeye bilinçli veya bilinçsiz olarak bağlıyız.her başarının, birçok istenen sonun, acılı yollardan geçilerek ulaşılabileceğine inanırız.o nedenle çalışmak bize yorucu ve yıpratıcı gelir.oysa severek, sevişerek de başarılı olunabilir.önyargılar kırılmalıdır.hepimiz de zevkli bir olayın sonucu oluştuk zaten, her ne kadar bazılarımız sürpriz sonuçların ürünü olsak da.

*bir kişiyi görürüz.benimseriz, yüzü, gözü tanıdık olur artık daha sonra da ona çok benzeyen kardeşini gördüğümzde o kardeşin bizim tanıdık, benimsediğimiz kişinin kötü bir kopyası olduğunu düşünürüz nedense.örnek vermek gerekirse ajda pekkan’ın kardeşi veya mehmet ali erbil’in kardeşi…sanki bizim tanıdığımız yüzün kötü bir kopyası gibi…

*ağlamak, insanları yakınlaştıran bir olgu.ik sevgiliyi, kitleleri, grupları birden örgütler ve toplu halde hareket etmesinde itici güç olur gözyaşları.oysa gülünce dağılırız, salyalar saça saça uzaklaşırız.kısacası yalnız güleriz ama toplu ağlarız.( aksi görüşler ve durumlar da mevcuttur, pek genelleme yapılmaması gereken bir konu aslında )

*ankara havası, sudan yoksun, nemsiz…insanın dudaklarını çatlatıyor.o yüzden en çok ankara’da öpüşmek lazım.

bir mandalina kabuğu içinde gizlenmiş birkaç dilim, kokusu burnuma kadar geliyor, uykusuzluğun gidericisi görevinde ve sessizlik her şeyin üstünü yeni yağmış ve halen yağan bir kar gibi örtmekte.gözler ağır aksak hareketlerle günlerdir yaşadığı odayı bedenine sanki yeni keşfediyormuşcasına tekrar tanıtıyor; ama zihin hiç şaşırmamakta.susmak, çaresizlikten değil kişisel bir davranış alışkalığından susmak, her yeni dilimin ağızda bıraktığı tat ile boğazdan içeriye mayhoş bir iklim yaratarak ilerliyor zaman gibi.sustukça gözlerde canlananlar ise geçmişin yönetmenliğindeki anılardan başkası değil.

ince, kenarından bakıldığında fark edilmesi güç bir soğuk var odada.kanın buna isyan edişiyle ısınan beden ise sabah yeni doğan güneşin taklitçiliğine oynuyor.nefes eksik dolaşıyor, sürekli arıyor alıştığı tadı ve kendini yoksun hissediyor.sokakta evsiz kalmış bir yabancı gibi başıboş, umarsız geziyor her köşebaşını.içine çektiği o tadın beyinde yarattığı bağımlılıktan kendini yorgun belliyor ve tek çarenin geçmişte değil geleceği kendi istediği gibi şekillendirmekte olduğunu adı gibi biliyor.

unutmak, bir zihin yorgunluğu veya kişinin kendini avutma çalışması oysa hatırlamak güzeldir iyi gelir, boş mandalina kabuklarına dalan giden bir insana.aranılan nefes çok uzakta değil, işte bu bilgi uçurum kenarında elleriyle sıkı sıkı tutunmuş adama yaşama sevinci veriyor.

koku hala burnumda, mandalina kabukları onları çalmaya çalışsa da…

şimdi ben..

-elimde çayım, önümde boş bir sayfa-

içimde senle başlayan cümleler kuruyorum.  içinde “biz”in yaşadığı hayallere dalıp, yalnız senin olduğun rüyaların yorumunu yapıyorum. yürürken adımlarımı sana uydurmaya çalışıyorum. limitsiz bir uyum seziyorum ve “budur” diyorum. kelimelerden tasarruf etmek bir yana; kifayetsizliği öğretiyor seninle konuşmak, seni anlatmak bana.. şaşırıyorum bir çocuk gibi.